Ne kadar da benzetirim yüreğini kar tanelerine.
Beyazlığını
değil, hassasiyetini benzetirim işte…
Üzerine bastığınızda, nasıl da izi kalıyor değil mi?
Hemen
ufak bir temasta bile nasıl da belli ediyor kendini kar taneleri üzerinde…
‘Yürek’ dedin dedin durdun senelerce.
Yürekten sevmek,
yüreğiyle muhabbet kurabilmek, çıkarsız art niyetsiz, sadece ve sadece yüreği
yüreğine ısındığı için sevebilmek.
Hep bunun için çırpındın...
Seni seven
yüreğini sevsin, sevmeyen de yüreğini sevmesin istedin…
Menfaatsiz, çıkarsız sevmelerini bekledin…
Sahte gülücükler
dağıtmasınlar istedin…
Ben değil, “biz” diyebilelim, bencil değil, “bizcil”
olalım istedin…
Başkasında olanı kıskanmadan, haset etmeden, MaşaAllah
diyebilelim istedin…
Allah daha güzellerini nasip etsin diye dua edebilelim birbirimize istedin...
Doğrunun, asıl olanın, hakikatlerin, dünyanın faniliğinin, baki olanın ahiret yurdu olduğunun, dünya meşgalelerine gerektiğinden fazla değer vermemek gerektiğinin, bir hesap gününün olduğunun, ağızımızdan çıkan her kelamın bile hesabının sorulacağının, yaptıklarımızın hiç tahmin edemeyeceğimiz detaylıkta sorgulanacağının, ömrümüzü ne için çürüttüğümüzün, sahip olduğumuz her nimetin karşılığında bizden istenilenlerin ne kadarını yapabildiğimizin, kısacası doğumdan son nefesimize kadar yaşadığımız her salisemizin hesabını vereceğimizin bilinci ile yaşamamız gerektiğinin mesajını hep bir şekilde vermek istedin...
Sen de ne çok şey ve ne zor şeyler isteyip durmuşsun be Gizem…
Blogu açtığın ilk günden beri, herkese sonuna kadar açtın yüreğini.
Her gelen için bir yer ayırdın aciz yüreğinde…
Kolay mı bir yüreği
‘herkese’ açabilmek.
Bunun için kar taneleri gibi hassas değil, kaya gibi
sağlam bir yüreğe sahip olabilmek gerek…
O da sende yok, o zaman ne işin var buralarda dedin durdun kendince...
Bilemedin işte…
Her geleni dupduru niyetler ile geliyor
sandın hep.
Hâlbuki senelerce ailenden uzakta yaşadın, sevdiceğin ile birlikte
herkesin gördüğünüz gibi olmadığına şahitlik ettin kaç kere.
Hani nerede kaldı
edindiğin tecrübeler?
Akıllanmaz mısın ey gönül?
Durul artık sende…
Her yüreği çıkarsız,
dupduru belleme...
Hiç usanmadan, tek tek her gelen yoruma cevap yazmaya
çalıştın.
Sebebi neydi peki?
Zahmet edip, değer verip yorum yazmış olanlara bir teşekkürü
çok görmemek, verdikleri değere, karşılık verdiğini belli edebilmek içindi…
Her tarifi, ilk defa mutfağa giren birinin yapabileceğini
baz alarak her ince detayına kadar fotoğraflamaya çalıştın.
Hatta olayı biraz daha
abartıp, en temel tariflerle takip edenlerinin karşısına çıkmak için hazırlıklar
yapmıştın, sürpriz yapacaktın güya kendince.
Şuan her biri kursağında bir bir bağdaş kurup oturmuş durumdalar işte….
Al
gülüm ver gülüm davaları, hem gerçek dünyanın hem de blog dünyasının çıkar üzerine kurulmuş ‘dostlukları’,
en iyi ben olayım, en çok izleyicim benim olsun, en iyiler sadece bende olsun, en çok beni sevsinler, gerçek olmayan içtenlik sözleri…
Ne işim var benim burada dedirtti
en sonunda sana değil mi?
Gayen; ne bu menfaatler girdabında olmak ne de boş işler peşinde
koşmaktı…
Bir nebze olsun birilerine fayda sağlamak, bunu ümit etmek, paylaşmak, paylaşmaktan beslenmek, sevmek, sevilmek, her gelene yüreğinde tertemiz bir yer açmak, yaptıklarının başkalarına minicik de olsa fayda sağladığını görüp, sevinçten havalara uçmak, şükür ve hamda sarılmak...
Dur istersen artık!
Yine yazdın da yazdın, çizdin de çizdin arkana bakmadan...
Lakin zahmet edip buraya kadar okuyanlar için elbette en kalb-i duygularınla teşekkürlerde bulunmayı da ihmal etme...
Ve yanlış kelamlarda bulunma, üzme-kırma ihtimallerine karşılık, bir de affını dile...
-----------------------------------------------------------
Birileri için pek
bir önemi olmayan bütün bu anlattıkların, senin hassas yüreğin için ne de büyük
bir yangın…
Ya bu yangını sende görmezden gelmeyi öğreneceksin ya da bu
diyarları terk edeceksin vesselam...